|
| |||||||||||||||||||||||||
| Anasayfa | Haber Ara | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı| Forum | |||||||||||||||||||||||||
KATEGORİLERHABER ARAGOOGLE ARAMAEN ÇOK OKUNANLARSON YORUMLANANLAR |
Çerkes Olsun da...
Bizim gibi geleceğini garantiye alabilmek; uluslaşabilmek için daha yapacak çok işi olan halkların üzerinde yoğunlaşmaları gereken konulardan biri de tarihtir. Belli bir coğrafyada yaşayan, birlikte uluslaşabilmek için gerekli asgari şartlara sahip olan halkların tarihi.
Çünkü bu tarih, uluslaşma sürecinde en az ortak bir coğrafyada yaşıyor olmak veya ortak bir dili konuşmak kadar etkili olacak, ulusun bireylerini birbirine yakınlaştıracak ve sevdirecektir. Bu nedenle halklarına önderlik yapma iddiasında olanların tarihlerini halklarının bireylerine benimsetmeleri gerekir.
Tarih, bir halkın bireylerinin, onların atalarının veya dedelerinin-ninelerinin geçmişte yaşadıkları güzel günleri; zaferleri veya yenilgileri, fedakarlıkları, kahramanlıkları veya ihanetleri ortaya çıkarır; bunları neden sonuç ilişkisi içerisinde, yer ve zaman faktörünü unutmaksızın yazar ve ulusun bireylerine, onların hizmetine sunar. Belli bir coğrafyadaki insanları birbirine yakınlaştırır, aynılaştırır ve sevdirirken; başkalarından ayrıştırır ve kimi zaman da “düşmanlaştırır“. Tarihi yazan tarihçiden bağımsız, tarihin kendisi yapar bunu. Ancak tarihin veya tarihçinin bir perspektif sunma veya geleceği kurgulama gibi bir görevi yoktur. Çünkü tarih yaşananları, yapılanları veya yapılamayanları anlatır; yapılması gerekenleri değil. Bu, tarihçinin uzmanlık alanına girmez. Marulun veya soğanın iyisinden anlayan çiftçinin, lezzetli bir salata yapmayı bilmesi gerekmeyeceği gibi… Belli bir zaman diliminde bir arada yaşayan insanlar birlikte ekip biçmiş, üretmiş, paylaşmış; acı ve tatlı günleri olmuş, birbirlerinin yardımına koşmuş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş, doğaya ve başkalarına karşı birlikte mücadele etmiş, birbirlerini sevmişlerse ve bu süreç belli bir yoğunluk kazanarak bugün bu halkın veya halkların bireylerine aktarılabilmiş; bilince çıkarılabilmiş. Bilinçaltını şekillendirebilmişse bu insanların birlikte yaşama istekleri de güçlü olur. Yok, böyle bir paylaşım söz konusu değilse veya yeterince güçlü değilse, bu durumda birlikte yasama ve birlikte bir gelecek örgütleme perspektifi de olmaz. Bu yanıyla “Tarih, belli bir insan topluluğunun ortak hafızasıdır“ demek yanlış olmayacaktır. Geçmişten bugüne taşıdıkları, unutmadıkları! Bu durumda bir gelecek kurgusu olanların, tarihi; yani geçmişi de iyi bilmeleri gerekecektir ve hepsinden önemlisi tarihe; yani kendilerine karşı dürüst olmaları… Çünkü tarih yalnız yaşanmış bitmiş olanları değil, unutulmayanları; insan topluluklarının bilincine ve bilinçaltına yerleşmiş olanları, “kolektif hafızaya kodlananları“ da anlatır. Geçmiş ile bugün arasında köprü kurar. Bu, geçmişi veya tarihi istediğiniz gibi yazamazsınız demektir. Yazarsanız kolektif hafızaya toslarsınız. Çünkü bizim duruşumuzdan veya gelecek kurgumuzdan bağımsız bir “nesnel tarih“ veya geçmiş vardır. Toplumun önderlerinin görevi geçmişle bugün ve yarın arasında bağları kurabilmektir. Tarihçiyi bir çiftçiye benzetirsek eğer, toplumun önderlerini de iyi bir aşçıya benzetebiliriz. Çiftçi iyi bir salata yapmayı bilmek zorunda değildir ama aşçı iyi bir salata yapmak için marulun veya soğanın iyisinden anlamak zorundadır. Çürük bir soğanla iyi bir salata yapamazsınız. Tarifiniz kulağa hoş gelse de tadı damağımızda kalmayacaktır. Geçmişle bugün ve yarın arasında sağlıklı ve gerçekçi bağlar kurulamamasının en önemli nedeni geleceği kurgulamada karşılaşılan zorluklar değil; geçmişi anlamada ve bugünü tahlil etmede yapılan yanlışlardır. Çünkü çoğu zaman geçmişi bütünüyle veya gerçekleri olduğu gibi; bütün boyutlarıyla bugüne; bugünün kuşaklarına aktarabilmek, gerekli bilgilere veya belgelere sahip olabilmek mümkün değildir ve ne kadar uzak geçmişten bahsediyorsak, bu bilinemezler de o kadar çoğalır, karmaşıklaşırlar. Her araştırma veya ortaya çıkan her belge sonrası tarihi yeniden yazmak bile gerekebilir. Hatta kimi belgelerin olması da yine çoğu zaman bir anlam ifade etmez. Çünkü bunların çarpıtılmış veya yalan olması mümkündür. Veyahut yazanların sübjektif gözlemleri olma ihtimali vardır. Aktarırken düşüncelerine duygularını karıştırmış olmaları ihtimali veya güvenilir olmama… Mesela bundan yüz veya yüz elli yıl sonra Irak savaşı üzerine bilgi sahibi olmak isteyen biri kaynakları taradığında, “Saddam’ın kimyasal veya nükleer silah sahibi olması; komşuları ve hatta tüm dünya için bir tehdit teşkil etmesi nedeniyle ABD öncülüğündeki demokratik ülkeler tarafından iktidar koltuğundan indirilmiştir“ şeklinde yüzlerce ve hatta binlerce yorum bulması mümkün olacaktır. Peki bu doğru mudur? Son zamanlarda özellikle 1820 ile 1864 arası tarihimize gözatıyorum. Kimi belgelere ulaşmaya çalışıyorum. Öyle ilginç durumlarla karşılaşıyorum ki! “Tarihimiz“ diye bildiklerim kimi çelişkileri açıklayamaz oluyorlar. İngiltere’nin bizi Çarlık Rusya’sına karşı kışkırtıcı rolünü vurgularız hep mesela. Urquhardt’i örnek veririz ama aynı dönemde İngiliz Parlamentosu da karışmıştır. İngiltere’nin dış politikası, bu politikanın çerçevesi kesin çizgilerle belirlenememiştir. İki, hatta çok başlılık baş göstermiştir İngiltere’nin dış politikasında. Devletin başı 4. Williams ile dışişleri bakanı; dış politikayı yapanlar arasında sert tartışmalar olmaktadır. Hatta Dışişleri Bakanı Lord Palmerston’u Rus ajanı olmakla veya Çarlık Rusya’sının çıkarlarına hizmet etmekle suçlayanlar vardır. Bu durumda İngiltere’nin bizi kışkırttığını söylemek, İngiltere’nin Çerkesya üzerine tavrını anlatmaya yeterli olmuyor. Mesela… Geçmişi olduğu gibi; bütün boyutlarıyla bilemememizin bir diğer nedeni ise geçmişi veya tarihi öncelikle galiplerin yazmış, yazıyor olmalarıdır. Güç onların elindedir, kurumlar ve belgeler de. Kazanmışlardır ve şimdi bu ele geçirdikleri güç veya iktidar eliyle geleceği kurma işine girişirler. Önce her şeyi yeniden gözden geçirir, ayıklarlar. Gelecek perspektiflerine uyanları yazar, uymayanları yok ederler. Gizler veya unuttururlar. Topluma kendi tarihlerini empoze ederler. Okullarda ders diye öğretir, kütüphanelere kitap olarak yerleştirirler. Basın yayın aracılığıyla her gün, her saniye tekrar eder, beyinlere kazımaya çalışırlar. İnsanların ilgisini çekebilecek, sıkmayacak eğlenceli yöntemlere; sinemalara, tiyatrolara ve hatta reklamlara bile nüfuz ederler. Sıkıysa öğrenme, sıkıysa şüphe duy! Galiplerin geçmişin islerine gelmeyen izlerini yok etmeye çalışmaları, han hamamları yıkmaları, kütüphaneleri yakmaları bundandır. Uzağa gitmeyin, Abhazya’ya bakın. Gürcülerin ilk saldırdıkları kurumlardan biri devlet kütüphanesi ve arşivi olmuştu. Niye? Çünkü kazanacağından emindi ve tarihi istediği gibi yazmanın hazırlığını yapıyordu. İstemediklerini veya belgeleri yok edecek, istediklerini veya isine geleni yazıp kitlelere empoze edecekti. İşte gelecek kurgusuyla yazılan tarih budur, “galiplerin tarihi”dir. Ancak bunu da pek yadırgamıyorum; çünkü bunu herkes yapar, yapıyor. İskender’in Mısır’daki dünyanın en büyük ve en zengin kütüphanesini; yani insanlığın neredeyse o güne kadar ki düşünsel birikimini yakmasından beri böyledir bu. Doğru mu? Değil! Çünkü galipler amaçlarına ulaştıklarında belki de bir çiçek solmakta, denize akan bir nehir kurumakta ve insanlık tarihinden bir şeyler eksilip yok olmakta veya henüz galipler hedeflerine ulaşamadan gerçekler ortaya çıkmakta ve bu “yeni gerçekler” kimi zaman daha büyük acıların yaşanmasına neden olmaktadır. Yadırgamıyorum; çünkü galiplerden kendi “resmi tarih”lerini değil, kaybedenlerin de bakış açılarını veya çıkarlarını yansıtacak bir “nesnel tarih” yazmalarını beklemek hayalciliktir. Despot bir rejim daha çok demokrasi isteyenleri “teröristler”, “asiler” veya en azından “huzursuzluk çıkaranlar” diye tanımlayacaktır. Çünkü iktidar kendisinin elindedir ve iktidara karşı olanları övmesi saçmalık olurdu veya bir coğrafyada tek ulus, tek devlet yaratma derdi olanlar başka halkları veya ulusları bir biçimde asimile edecek, buna direnenleri “ayrılıkçı”, “dış güçlerin maşası” şeklinde niteleyeceklerdir. Resmi tarihtir bu, kazananların; iktidarı ellerinde tutanların tarihi. Yıkma aşamasını geçmiş, kurma aşamasına gelmiştir. Geçmişi bir gelecek perspektifiyle anlatır. İşine geleni, yine isine geldiği gibi… Zamana oynar! Bir süre veya birkaç kuşak sonra elindeki olanakları da kullanarak amacına ulaşacağını düşünür. Belli bir potansiyel yaratabileceğini, kitleleri şartlandırabileceğini. Başka bir deyişle politikalarına uygun yeni bir “kolektif hafıza“yı yerleştirebileceğini. Gazetecinin biri Süleyman Demirel’e Mustafa Kemal’i tartışmanın zamanının gelip gelmediğini sorar? “Yoo!“ der Süleyman Demirel. “Bu milletin daha en az 50 yıl ihtiyacı var Kemal Atatürk’e“. Yani henüz resmi tarih görevini tamamlamamıştır ve henüz onun yerine koyabilecek bir şey de yoktur. Bunları doğru bir şekilde yorumlayıp yerli yerine oturtacak olan ise “nesnel tarih”tir. Nesnel tarih, olayları-olguları ve insan topluluklarının yaşayışlarını neden-sonuç ilişkisi içerisinde, yer ve zamana bağlıklarını; yani “görelilikleri”ni atlamadan anlatır. Bütünü parçaya feda etmeden ama “parçayı da dikkate alınmayacak kadar önemsizleştirmeden”. Gerçekleri “ideolojik” beklentilere veya söylemlere bulaştırmadan ve bu nesnel tarih, muhalif tarihtir; tarihin bir dönemecinde kaybedenlerin, geleceği kurmak isteyenlerin tarihidir. Gerçeğe en yakın olandır! Resmi tarihin bir gelecek perspektifi ile tarih yazabilmesinin nedeni, bu tarihi kitlelere benimsetebilecek bir güce sahip olmasıdır. “Gerçek önünde sonunda açığa çıkar ve kazanır” demek de doğru değildir. Çünkü gücü ellerinde tutanlar gerçekleri sonsuza kadar gizleyebilirler veya artık çok geç olabilir? Atı alan Üsküdar’ı geçmiş… Peki ya resmi tarih başarılı olamazsa? Ya gerçekler direnir veya resmi tarihin nihai zaferini kazanmasından önce ortaya çıkarsa? O zaman bir “normalleşme” gerekir, bir kabullenme veya “itiraf” ve “özür”. Son yıllarda birçok ülkede gördüğümüz “özür dileme“ seremonileri, böyle normalleşme çabalarıdır. Kimilerinde artık gerçekleri itiraf etmek süreci değiştiremeyeceği için, kimilerinde de insanların demokrasi ve barış özlemlerinin ağır basması, kolektif hafızanın yenenleri gerçekleri kabule zorlaması nedeniyle. Çünkü böyle bir toplumsal barış, daha sağlıklı ve huzurlu bir gelecek kurabilmek için bir ihtiyaç haline gelmiştir. Kazananların gelecek kurgusuyla yazdıkları “resmi tarih” mi, “nesnel tarih“ mi? Eğer siz “kazanan” değilseniz, yazdığınız tarihe uygun bir gelecek örgütleyebilecek gücünüz yoksa o zaman nesnel tarih veya kolektif hafıza size, yazdığınız tarihe karşı direnecektir. Kurguladığınız gelecek nesnel tarihe veya kolektif hafızaya toslayacaktır. Ben nesnel tarihten yanayım; çünkü nesnel tarih, gerçeğe en yakın olandır ve gerçeklerin, yani nesnel tarihin bizden yana olduğundan adım gibi eminim. Ne kadar yüce bir idealimiz olursa olsun, hiçbir şeyi abartmaya, olduğundan farklı göstermeye ihtiyacımız yok. “Çerkesler öylesine güvenli ve huzurlu yaşarlarmış ki, evlerinin kapılarını bile kilitlemezlermiş”. “Yeryüzünde cezaevi olmayan tek halk bizmişiz” vs vs. Böylece kendimizi yücelttiğimizi, bizi bize sevdirdiğimizi sanırız ama gerek yok böyle masallara! Amerika’nın 600 yerli halkının çoğunun hapishanesi yoktu. Hatta Cheyenneler aynı bizde olduğu gibi toplumdan dışlama cezası verirlerdi suçlulara. Bir başkasını öldürene 7 yıl gibi… Keza Aztekler de kapılarını kilitlemezlerdi, diğer birçok yerli halk gibi... O toplumsal ilişkilerin ürünü davranış biçimleridir bunlar. Malin mülkün ortak olduğu veya ayrının gayrının olmadığı bir toplulukta kapıyı kilitlemenin gereği olur mu? Kim ne çalacak? Onda olan başkasında da var zaten? Ancak bu olumluluklar gibi olumsuzlukları da yer ve zamanı gözardi etmeden, o günün koşulları içerisinde ele almak gerekir. O bunu öldürmüş veya çalmış, köle yapmış, satmış… Köleci veya feodal bir toplumda bunları yapmamış tek bir halk yoktur yeryüzünde. Atina’nın köleleri uzaydan gelmiyordu veya Roma’nın. Bırakın komşu halkları veya savaş esirlerini; borcunu ödeyemeyenleri bile köleleştiriyorlardı bu toplumlar. Çünkü bu topluluklarda bir ulus bilinci yoktu; daha doğrusu ulus denen bir şey yoktu yeryüzünde. İnsanlar kendilerini ait oldukları kabilelerle, klanlarla tanımlıyor, diğer kabile veya boylar kendileri için fazla bir şey ifade etmiyordu. Sonuçta başkalarıydılar onlar. Amerika’nın, Kanada’nın, Avustralya’nın veya Afrika’nın yerlileri de topraklarını işgale gelenlere karşı hiçbir zaman birlikte mücadele edememişlerdir. Bir kabile savaşırken, diğeri seyretmiş; hatta İngiliz’i veya Fransız’ıyla birlikte kendi halkına karşı savaşmıştır. İşgalci birliklerin en önünde, dünyanın hemen hemen her yerinde böyle “devşirmeler“ veya “işbirlikçiler“ olurdu. İtalyan ulusunu oluşturan halklar daha iki yüzyıl önce birbirlerini yiyorlardı. Bırakın kitapları, Hollywood filmlerinde dahi görebilirsiniz bunları. Yine birçok yerli kabilenin gelen misafirlerine karılarını veya kızlarını hediye olarak verme alışkanlıkları vardı ama bunları bugünün değer yargılarıyla yargılayamazsınız! Onlar bunu yaparken iyi bir şey yaptıklarını, gelen misafire böyle eş veya kız gibi en değerli varlıklarını ikram ederek, misafiri onere ettiklerini düşünüyorlardı. Veya Avrupa’da feodal beylerin yeni evlenenlerden “ilk gece hakkı“ aldıklarını duymadınız mı hiç? 150, bilemedin 200 yıl önce yaşandı bunlar! Hatta kimi soy isimlerinden bugün bile böylelerini tanımak mümkündür. Ernst August von Hannover veya Baron von Münchhausen gibi isimlerdeki “Baron, von“ takıları onların böyle geçmişte halkın kanını emenlerin soyundan geldiklerini gösterir. Ancak bu geçmiş, artık Avrupa’da kimse için bir şey ifade etmez. Tüm bunlar o yaşanan toplumsal; ekonomik ve siyasal ilişkilerin ürünü olan sosyal ve kültürel alışkanlıklardır. Değer yargılarıdır ve bu toplumsal ilişkiler değiştiğinde alışkanlıklar, gelenek görenekler veya değer yargıları da değişecek, eskiler tarihe karışırken yerine yenileri gelecektir. Hikayeyi duymuşsunuzdur. Server Tanilli’den. Fransa Kralı Charles bir gün üç “Yamyam“ı huzuruna çağırır. Fransa’daki yaşamı, görkemi, zenginliği, şehirleri ve uygarlığı allandıra ballandıra anlatır. Sonra orada hazır bulunanlardan biri, “Ne düşünüyorsunuz uygarlığımız üzerine? En çok neyi beğendiniz?“ diye sorar yamyamlara. Yamyamlar: “Her şey iyi güzel de niye böyle güçlü kuvvetli, sakallı ve silahlı bir sürü adam (askerleri ve muhafızları kastediyor olmalılar) çocuk yaştaki bu “Kral“ denilen adama bekçilik, uşaklık yapıyorlar? Niye bu güçlü kuvvetli muhafızlardan birini Kral seçmiyorsunuz?“ Yamyam aklı işte! Adı üzerinde: Köleci toplum. Elbette kölesi de olacak, beyi de… Ancak 21. yüzyılda bunların bir anlamı yoktur. İçerisinde yaşadığımız bütün ülkeler, anavatanıyla diasporasıyla bu ilişkileri çoktan aşmıştır. Ezici bir çoğunluğumuz gibi benim için de Çerkes’in kölesinin, beyinin hatta; hangi boydan olduğunun, dilini suşunu busunu bilmemesinin hiçbir önemi yok. Bunların hiçbirinin suçlusu ben veya biz değiliz. Önemli olan insanlarımızın Çerkes olduklarının bilincinde olmaları, ulusal sorunumuza ve vatanımıza sahip çıkmalarıdır. Ulusumuzun ve vatanımızın siyasal çerçevesini çizebilirsek, bunun için fedakarlık yapmaya hazırsak; belki kendimizi değil ama geleceğimizi kurtarabileceğiz. Bu da bana yeter de artar bile. Ve ben bu yolda kölesiyle de, beyiyle de birlikte yürümeye; birlikte dövüşmeye, her ikisini de sevmeye hazırım. Çerkesya için mücadele etsin de, Çerkes olsun da…
Yazdırılabilir Sayfa |
Word'e Aktar |
Tavsiye Et
| Yorum Yaz
|
FOTOĞRAF GALERİSİ
|
|||||||||||||||||||||||
|
Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||||||||||||